Bireysel Varlık: Fotografiska Berlin'de Kylie Divon'la Bir Söyleşi
Samet Durgun ve Kylie Divon, Fotografiska Berlin'de Come Get Your Honey'nin açılışında; rıza, görünürlük ve bireysel varlık üzerine. Notlar ve tam metin.
15 Temmuz 2025’te, Emerging Berlin programının parçası olan Fotografiska Berlin’deki Come Get Your Honey sergisinin açılış gecesinde, sergi küratörlüğünü üstlenen ve söyleşimizi yöneten Marie-Luise Mayer’le ve Kylie Divon’la bir araya geldik. Aşağıda konuştuklarımıza dair birkaç not, altında ise sohbetin tam metni var.
Aktivist, sanatçı ve performans sanatçısı Kylie, kitabın kapağında yer alıyor; salona, Libya’dan gelip kamuoyu önünde açılan ilk trans kadın olduğunu söyledi. Arkadaşım Prince Emrah, söyleşiden hemen önce sahne aldı.
Bireysel varlık
Marie-Luise, insanların bu fotoğrafları bir müzede görmesinden ne dilediğimizi sordu. Müze, kelimenin tam anlamıyla ilham perilerinin mekânı demek ve ilham perilerimin çoğu bu kitaba girdi. Baktığınız şey gazetecilik değil, insanlar. Pek çok kötü şey bireysel varlığın eksikliğinden kaynaklanır. Bu eksik olduğunda insan birini hiç kimse olarak görebilir. Umarım insanlar bu fotoğraflarda onu bulur.
Kylie, fotoğraflardaki kişilerin “hayatta çok şey yaşamış kuir göçmenler” olduğunu ve varlıklarının başlı başına bir beyan olduğunu ekledi: “Yani tarihe bakıyorsunuz.”
Fikrin şekillendiği yer
Bir süredir kuir insanları fotoğraflıyordum. Fikrin (henüz bir proje değil, bir kitap hiç değil) peşinden gitmeye karar verdiğim gün, 1 Mayıs 2019’du, Emek Bayramı, Kreuzberg’de SO36’nın önünde; Prince Emrah hâlâ orada sahne alıyor. Arkadaşları bana Berlin’de kuir ve trans mülteciler ile sığınmacılar için bir barınaktan bahsetti ve hikâyelerinden büyülendim; o günü onun benimle yaptığı söyleşide anlatıyorum. Başlık, Robyn’in “Honey” şarkısından geliyor; kitabı o albümü dinleyerek düzenledim.
Kylie, Neukölln’deki kuir bar Silver Future’da 2019’un başında kuliste tanıştığımızı hatırlıyor; ben hatırlayamadım. O konuştu, bense onun deyişiyle “oradaydım, dinliyordum.” İkimiz de bir kitap çıkacağını bilmiyorduk, ama geriye dönüp baktığımda, kitap yaptığım işe bir zaman akışı ve bütünlük kazandırdı ve bunun gösterilmeyi hak ettiğini düşündüm; kuir, trans, mülteci ve sığınmacı hayatlar önemli olduğu için de.
Neredeyse patolojik derecede açık
Marie-Luise, bir fotoğrafın aile veya siyasi sorunlara yol açabileceği durumlarda rıza konusunu sordu. Fotoğrafladığım insanlar ne yaptığımı biliyordu. Kimileri kitapta olmak istemediğini söyledi, kimileri söylemeden anlattı, kimileri takma isim istedi, kimileri yüzlerinin görünmesini istemedi. Rıza konusunda neredeyse patolojik derecede açıktım, özellikle benim gibi herkesi memnun etmeye çalıştığını sezdiğim kişilerle. Asla yayımlamayacağım fotoğraflar var; bilerek geri tuttuğum fotoğraflar hakkında ayrıca yazdım.
Kylie’nin hikâyesi, kendi anlatımıyla
Sergideki Kylie’nin portresi onu McDonald’s üniforması içinde, elinde bir sigara ve onun deyişiyle “yoğun, sanki bir şey düşünüyormuş gibi” bir bakışla gösteriyor. Marie-Luise ondan arkasındaki hikâyeyi anlatmasını istedi.
Onun anlattığına göre, bir iş arkadaşı kadınlar soyunma odasını kullanmasına karşı çıktı, yönetim ona iş arkadaşını anladığını söyledi ve insan kaynakları ona ya kendi başına değişmesini ya da kapıyı çalıp önce sormasını söyledi: “Sanki odaya girip değişebilmek için yeterince kadın olup olmadığımı insanlara sormam gerekiyormuş gibi.” Şirketi mahkemeye verdi: “Ülkemi bırakıp gittim ama burada bırakıp gitmeyeceğim.”
İlk duruşmadan sonra, dediğine göre, işe ve kadınlar odasına geri döndü ve birden ona “bir kraliçe gibi” davranıldı. Bu değişimin ardında ne olduğu sorulduğunda, kafalarının içini göremeyeceğini ama yasadan korkmadıklarını hissettiğini söyledi: “İmajları için daha çok korkuyorlardı.” Dava, Ocak 2025’te Berlin İş Mahkemesi’nde bir uzlaşmayla sonuçlandı. The Berliner’ın bildirdiğine göre bu bir hüküm değil bir uzlaşmaydı ve şirket ayrımcılığı kabul etmedi.
Gözlemlediğimi sanıyordum
Pek çok trans ve kuir insanın yaptığı gibi kendini yaratmak zorunda kalmış biriyle tanışmak ürkütücü. Kitaptan sonra farklı biriyim. Ailem kim olduğumu biliyordu, ama Prince Emrah’ın kostümü içinde kendi fotoğrafımı Instagram’da paylaşmak özgürleştiriciydi ve trans topluluğu bana kendini tanımlamanın mümkün olduğunu öğretti. Geriye dönüp baktığımda, kimliğim de seriyi şekillendirmiş. Gözlemlediğimi sanıyordum ama içindeydim.
Hikâyeler ve evin ne anlama gelebileceği
Artık aramızda olmayan arkadaşım Reza’dan bahsettim. Reza bana, ne kadar zor olacağını bilseydi gelmeyeceğini söylemişti. Karların içinden geçen, susuz kalan, Yunanistan’da aylarca bekleyen insanların buna benzer pek çok hikâyesini duydum. Sadece kendileri olabilmek için bunca risk aldılar. Kylie için ev sürekli değişiyor. Ev, insanın kabul edildiği ve önemsendiği yer. Benim için kamera sayesinde tanıştığım insanlar zaten sevdiğim bir şehre derinlik kattı.
Gerisini şekillendiren bir fotoğraf
Marie-Luise, önce görsel bir dil belirleyip belirlemediğimi sordu. Bunu ancak sonradan entelektüelleştirdim. Fotografiska’da sergisi henüz kapanmış olan Viviane Sassen, doğru hatırlıyorsam, tek bir fotoğrafın tüm görsel dilini şekillendirdiğini söylemişti, bunun üzerine bana seslenen fotoğrafların ortak noktalarını aradım: renk, kamera, ışık, ruh hali. Sonunda fotoğraflar kendilerini seçti. Kapak pastanın üstündeki kiraz gibiydi ve sanırım görsel dilimi şekillendiren bir fotoğraf üst katta asılıydı: şeffaf bir üst giyen Prince Emrah, tam da özlemini çektiğim türden bir kare.
Kitaptan sonra
Dışarıdan gelen tepki bir doğrulama gibi hissettirdi. Kitap artık kütüphanelerde bulunuyor; aralarında Stanford, Harvard ve Getty Araştırma Enstitüsü de var. Kylie kitabı evinde tutuyor ve insanlara fotoğrafların arkasındaki hikâyeleri anlatıyor; en sevdiği kısımlardan biri QR kodu; içinde, bana bir keresinde gönderdiği ve kendisinden söz ettiği sesli mesaj var: “Ah, arkadaşın bir yıldız.” Kitapta neden ses ve video olduğunu da yazdım.
Come Get Your Honey serisinin tamamı bu sitede; sergi kaydında Fotografiska Berlin’den sergi görünümleri var; Fotografiska Berlin sergisi üzerine notlarım ve kitap üzerine daha önceki bir konuşma, Dinleme Olarak Fotoğraf de Günce’de.
Tam metin
Okunabilirlik için söyleşinin bir kaydından hafifçe düzenlendi. Dolgu sözcükler çıkarıldı, isimler düzeltildi ve anlaşılamayan sözler belirsiz olarak işaretlendi. Konuşanlar bağlamdan belirlendi. Kaydın otomatik alt yazılarının kullanılamaz olduğu tanışma bölümü yazıya dökülmek yerine özetlendi; kapanıştaki duyurular da öyle. Kylie'nin bir iş arkadaşının söylediği bir söz alıntılanmadı, köşeli parantez içinde betimlendi; bir isim ile birkaç kişisel detay da çıkarıldı ve […] ile işaretlendi. Aşağıdaki ilk bölüm açık; diğerleri kaydırdıkça ya da Tümünü aç düğmesiyle hepsi birden açılıyor.
- Fikir ve başlık
- Tanışmak ve fotoğraflanmak
- Bir kitap yapmak ve rıza
- Kylie ve McDonald's
- Görünürlük ve değişim
- Hikâyeler, ev ve aile
- Görsel bir dil
- Kitabın karşılanışı
- Müzede
- Salondan sorular
[Sergi küratörü Marie-Luise Mayer, Samet Durgun'u ve Kylie Divon'u sahneye davet edip onları tanıtıyor: fotoğrafın görmekten çok dinlemekle mi ilgili olduğu sorusunu taşıyan, İstanbul'da okumuş Türkiyeli sanatçı Samet'i ve müze mağazasında da bulunan kitabını; bir de kitabın kapağındaki, Libya doğumlu, Berlin'de yaşayan aktivist, sanatçı ve performans sanatçısı Kylie'yi. Samet birkaç söz ekliyor ve Kylie kendini tanıtıyor: Libya'dan geliyor ve yaptığı işlerde bedenini, sesini ve internetteki videolarını, kimi zaman komediyle, kullanıyor. Kaydın ilk birkaç dakikasındaki otomatik alt yazılar bozuk çıktı, başka bir dile makineyle çevrilmişti; bu yüzden bu kısım yazıya dökülmek yerine burada özetlendi. Sohbet, Samet'in seri fikrinin nasıl şekillendiğini anlattığı cevabın ortasından devam ediyor.]
Fikir ve başlık
Samet Durgun: [Bu cevabın başı alt yazılarda kayboluyor.] …karar verdiğim yer — bunun bir proje ya da kitap olduğunu söylemezdim — ama fikrin peşinden gitmeye karar verdim. Bu, 1 Mayıs 2019'du, kutlamalardan sonra, Kreuzberg'de, SO36'nın önünde — ki Prince Emrah hâlâ orada sahne alıyor, bu yüzden anlamlı. Orada onun arkadaşlarıyla tanıştım ve bana Queer Heim adında bir yerden bahsettiler: risk altındaki kuir ve trans kökenli mülteciler ve sığınmacılar için bir barınak. Bu, çoğu insan için başlangıç noktası. Hikâyelerden, insanlardan çok etkilendim — büyülendim. Zaten uzun süredir kuir insanları fotoğraflıyordum, ama işte o an şöyle düşündüm: bu harika bir hikâye, daha fazla insan tanıyayım.
Marie-Luise Mayer: Peki başlık — çok sıcak ve davetkâr hissettiriyor, aynı zamanda biraz samimi ve umut verici. Serinin bağlamında ne anlama geliyor?
Samet Durgun: Kısacası, honey her ne ise, hepimizin istediği şey. Bunun kitaptaki insanlar için anlamlı olduğunu düşünüyorum — gelip honey'lerini alan insanlar — ama aynı zamanda kitaba bakan, gidip honey'lerini alabilecek insanlar için de. Yani davetkâr bir kitap, honey her ne ise, kitabın içinde olduğu anlamında, diyelim. Ama ilhamı nereden aldığıma bakarsanız: Robyn'in, şarkıcı ve söz yazarının hayranıysanız, bu onun "Honey" adlı şarkısından geliyor. Bana bir sürü fikir gelmişti; arkadaşlarıma aklıma gelen sözcüklerden bahsediyordum ve Come Get Your Honey hemen uydu. Bu kitabı da o albümü dinleyerek düzenledim. Yani bir anlamda bir şarkı kitabı gibi.
Marie-Luise Mayer: Bu çok güzel, çünkü hatırlıyorum, fotoğrafları nasıl sunmak istediğimiz üzerinde çalışmaya başladığımızda, bu da çok ritimle, bir tür vuruşla ilgiliydi. Şimdi çok daha mantıklı geldi.
Tanışmak ve fotoğraflanmak
Marie-Luise Mayer: İkiniz nasıl tanıştınız?
Samet Durgun: Sen başla.
Kylie Divon: Bunu anlatabilirim.
Samet Durgun: Doğrusu hatırlamıyorum.
Kylie Divon: Silver Future'da tanıştık. Sanırım Berlin'e ilk geldiğim ve QueerBerg'le çalışmaya başladığım zamandı — QueerBerg, Emrah'ın, Prince Emrah'ın grubuydu. Berlin'in kuir hayatına, performanslarına, sahnesine açılan bir kapı gibiydi. Sanırım orada ilk performansımdı ve sen kulise öylece dalıverdin. Beyaz bir gömlek giymiştin. Kulis çok küçüktü — aslında bir içecek deposuydu — ve orada bir sürü [belirsiz] yapardık. Hemen konuşmaya başladım, şöyle: "Selam, aman tanrım" — ve işte senin eğlenceli yanın bu: oradasın, beni dinliyorsun, "Hı hı, evet, evet, evet, canım." İşte böyle tanıştık. 2019'un başıydı.
Marie-Luise Mayer: Tam da sevdiğin iki şey: poz vermek ve konuşmak. Hoppala. Ama belki süreç hakkında daha fazla anlatabilirsiniz. İşbirliğine dayalı bir süreç miydi? Fotoğraflar nasıl bir araya geldi? Senden ne istediğini çok mu söyledi? Yoksa sadece — istediğin fotoğrafı nasıl elde ettin? Peki nasıl hissettin — istediğin fotoğrafı aldın mı?
Samet Durgun: Bunu ilk kez duyuyorum bu arada. Bunu daha konuşmamıştık.
Kylie Divon: Seni ifşa edeceğim. Hayır — QueerBerg grubuyla çalışmak — o zamanlar House of Oriental'dı — kuliste, hazırlanırken, eğlenirken, işimizi yaparken, sahnede performans sergilerken, insanlarla konuşurken — yaptığımız her şeyde o anları yakalamak için orada birisi vardı. Bunu yakalamak için etrafımızda rahat bir enerji vardı. İnsanları severim, sosyalleşmeyi severim, bütün bunları severim — ve kamerayı da severim, tıpkı senin dediğin gibi. Yani sadece bütün bunları yapan biri vardı. Bu anları yakalayacak birinin olması rahat bir enerjiydi.
Samet Durgun: Evet. [Kitaptaki insanlar hakkında bir cümle, kayıtta anlaşılmıyor.] Bunu Emrah'tan da olumlu anlamda tekrar tekrar duydum, mesela: "Seninle rahatız, o yüzden burada her zaman hoş karşılanırsın." Yani bu anlamda beni de alanınızın bir parçası yaptığınız için teşekkür ederim.
Kylie Divon: Bu alanın parçası olduğun için teşekkürler. Şimdi kitapta olan fotoğraflarda da bazı bölümler var — korona zamanıydı, konuşurduk. Bir dramanın, bir delulu-ilişki [?] durumunun içinden geçiyorum: "Samet, bunun içindeyim." Şöyle olurdu: "Ah, buluşalım." Korona zamanıydı, o yüzden gelirdi, konuşurduk, sonra tabii kamera çıkardı. Bir fotoğraf çekmesi gerekirdi. Ben de derdim: "Tamam, güzel, çek." Sonra dışarıda bir parkta yürürdük, o da bir fotoğraf çekerdi. Korona zamanında, her şey kısıtlıyken — bunu artık söyleyebilirim, değil mi? — olmamız gerekenden daha fazla buluşurduk. O zamanlar şöyle olurdu: "Ah, polis geliyor, evde üçten fazla kişiyiz." Yani orada arkadaşlarımla vakit geçirirdim, Samet de orada olurdu. Akşam yemeği ya da öğle yemeği ya da öyle bir şey yerdik. Hayır, akşam yemeği değil. Sen erken yatardın. Akşam yemeği bir şey değildi.
Samet Durgun: Hayır, hayır. Hâlâ erken yatıyorum.
Kylie Divon: Öğle yemeği. Yani gelirdi, orada olurdu, fotoğraf çekerdi ve grubun bir parçasıydı. Ama bir kitap çıkacağını bilmiyordum.
Samet Durgun: Ben de bu arada bilmiyordum. Bir sürprizdi.
Bir kitap yapmak ve rıza
Marie-Luise Mayer: Tabii ki bu çok eğlenceli geliyor, ama sonunda seni bunu gerçekten ciddiye alıp bu kadar tutarlı bir kitap hâline getirmeye ne itti? Gerçekten çok düşünülmüş olduğu belli oluyor. Tabii ki çok sayıda portre var, ama aynı zamanda pek çok natürmort, pek çok gözlem de var. Peki, tanıştığın bu harika insanlarla geçirdiğin güzel zamanı belgelemenin ötesinde gerçekten bir şey olduğunu düşündüğün an ne zamandı?
Samet Durgun: Kafamda kesinlikle bir kitap yoktu. Hatırlıyorum — [isim belirsiz], bir kitap fuarındaydık sanırım, birkaç yıl önce ve bana bir kitap yapmak isteyip istemediğimi sordun. Ben de, bunu hiç düşünmemiştim, bilmiyorum dedim. Muhtemelen bu fikrin ilk tohumu buydu. Ama geriye dönüp baktığımda, sanırım bu kitabı yapmak istedim çünkü o zaman iş bir şekilde tutarlı bir hâle geliyor. Bir zaman akışı var. Estetik bir bütünlük var. Yani bunun sunulmayı hak ettiğini düşündüm — ayrıca kuir, trans, mülteci ve sığınmacı hayatların önemli olduğu anlamında da. Açıkçası bunun, daha geniş çerçevede, literatüre harika bir katkı olduğunu düşündüm. Ama evet, tabii ki kendim için de yaptım, çünkü bunun yaptığım işe büyük bir bağlılık olduğunu düşündüm.
Marie-Luise Mayer: Portrelerini çektiğin insanların çoğu zaman kırılgan koşulları göz önüne alındığında, onların görülmek istedikleri gibi görüldüklerini hissetmelerini sağlamanın — senin de istediğin bir kareyi elde etmenin — ama aynı zamanda aile sorunlarına ya da siyasi sorunlara yol açmadıklarından emin olmanın epey bir zorluk olduğunu tahmin ediyorum. Buna nasıl yaklaştın? Bu bağlamda rızayı, mahremiyeti, kırılganlığı ve temsili nasıl yönettin?
Samet Durgun: Bu harika bir soru. Bizim topluluğumuzu — kuir ve trans insanları, ama aynı zamanda bu yüzden buraya gelmiş insanları — zaten oldukça akıllı buluyorum. Ne istediklerini biliyorlar. Yani ne yapmak istediğimden bahsettiğimde, kameram etraftayken ve fotoğraf çekerken, insanlar bunun ne olduğunun oldukça farkındaydı. Henüz bir kitap fikri yoktu, ama ne yaptığımı biliyorlardı. Kimileri "kitapta olmak istemiyorum" dedi. Kimileri bunu sözlü olarak bile söylemedi. Kimileri "lütfen bir takma isim kullanabilir misin?" dedi — bu yüzden kitapta takma isimler de var. Kimileri yüzlerinin gösterilmesini istemedi. Rıza konusunda neredeyse patolojik derecede açıktım. Özellikle benim gibi herkesi memnun etmeye çalıştığını sezdiğim biriyle — bir şeye hayır demenin zor olduğunu hissettiğim biriyle — bazen şunu sorardım: "Lütfen bu fotoğrafta olmak istemiyorsan bana söyler misin?" İşte böyle yaptım.
Marie-Luise Mayer: Fotoğraflanan tarafın gözünden, hatırladığın bir an var mı?
Kylie Divon: Sanırım biz de kamerayı görüyorduk. Yakalandığımızı biliyorduk ve fotoğrafların nereye gittiğini biliyorduk — internete ya da başka bir yere — çünkü Samet'in çalışmalarının birçoğunu paylaşan QueerBerg sayfamız vardı. Yani evet, fotoğrafları çekerken insanlar bunun gerçekten farkındaydı.
Kylie ve McDonald's
Marie-Luise Mayer: Sergideki portren seni bir McDonald's üniforması içinde gösteriyor. Çok büyük bir portre — gözden kaçmıyor. Hikâyeye girişte kısaca değinmiştim; büyük bir medya ilgisi oldu falan. Bütün hikâyeyi bizimle paylaşır mısın?
[Buradan başlayıp sonraki bölüme uzanan kısımda Kylie, işvereniyle yaşadığı anlaşmazlığı sahnede kendi ağzından anlatıyor. Dava, Ocak 2025'te Berlin İş Mahkemesi'nde bir uzlaşmayla sonuçlandı. Bu bir hüküm değil bir uzlaşmaydı ve The Berliner'ın bildirdiğine göre şirket ayrımcılığı kabul etmedi.]
Kylie Divon: Hangi kısım? Orada beş yıl çalıştım. Komik bir şey — McDonald's'ta çalışmaya başlamamın bile bütün bir hikâyesi var. Berlin'e taşınmam gerekiyordu — sığınma başvurum yeni kabul edilmişti — ve buraya ailemle, tanıştığım ailemle, taşınmak istiyordum, her şeyle birlikte. Aklıma gelen ilk şey şuydu: "Ah, McDonald's — orada bir iş bulup çalışırım." Sonra korona geldi ve ben de "tamam, bu rahat, burada kalırım" dedim.
Libya'dan geliyorum ve orada insanın olabileceği en iyi şeyin ya doktor ya da mühendis olduğu gibi bir şey var. Onlarla hep dalga geçerim: ordu kurmak için bir mühendis, askerler için bir doktor. Vay canına — ne proje ama. Böyle bir geçmişten gelince insan hayatta ne yapmak istediğini bilmiyor. Ben de ne yapmak istediğimi bulana kadar orada kaldım. Kim olduğumu bulma sürecinde, bir araba çarptı bana — ve kırdığım o güzel bacağımı göstermeyi seçtim — ve bu aslında hayatımı değiştirdi, çünkü yaşamadan ölmek üzere olduğumu söyledim. Tam o an içimde bir şey yerine oturdu: tamam, gerçekten yaşamam lazım ve bir dahaki sefere ölürsem canlı ölürüm. Bunun mantıklı olup olmadığını bilmiyorum. Sonra olduğum Kylie olmaya başladım.
Aklımda şöyleydi: Tamam, şimdi olduğum kadın olarak toplumun içinde, her şeyin içinde yol almam lazım. Böylece kadınlar — evet, McDonald's'ta soyunma odaları var bu arada — kadınlar soyunma odasına gitmeye başladım. Bundan önce bile erkeklerle değişmiyordum; kendi başıma değişiyordum. Oraya gitmeye başlamamdan beş ay sonra, içeri giriyorum — sabah 5.50 gibiydi — ve iş arkadaşımdan tam bir şok, bir enerji hissediyorum: neden bu odaya geliyorsun? Tamam, sadece görmezden geleyim dedim. İçeri girdim, sonra agresif bir sesle şunu duydum: "Burada ne yapıyorsun?" "Değişiyorum." "Hayır, hayır, burası doğru yer değil." Ben de: "Nerede o zaman?" "Erkeklerle."
O zamanlar […] biraz kiloluydum, o yüzden sütyen giydiğimde tam bir dekoltem oluyordu. Gömleğimi kaldırdım: "Sence erkeklerle bu şekilde mi değişmeliyim?" Çünkü onun için bu mantıklı gelmiyordu […]. Bu yüzden ona ulaşmaya çalıştım [belirsiz], bunun benim ve başkaları için ne kadar rahatsız edici olduğunu açıklamaya. İşte o çılgın an geldi — [iş arkadaşı Kylie'nin bedeni hakkında bir şey söylüyor, burada aktarılmıyor] — ve o zaman düşündüm: yok artık, bunu söylemedi.
Yönetime gittim ve yönetim onu anladı. Tamam, gaslighting [?], bu noktada, dedim. Üstelik sadece gaslighting değil — sen nesin ki…? Bu tamamen siyasi bir şey, internette olan bir şey. Amerika var, bir de bir süre önce Beatrix von Storch, Tessa Ganserer'e saldırdı, falan filan. Yani insanlar bunun bir sorun olduğunun farkında. Şimdi yönetim şöyle: "Hayır, onu anlayabiliriz, kapıyı çalman lazım." Koca bir sahne yarattılar. Ben de "biliyor musun? Çalışamam. Eve gidiyorum" dedim. O da: "Ah, aynı gün çalışmayı bırakamazsın" dedi. Ben de "bu bir konuşma değildi, bir beyandı. Eve gidiyorum" dedim.
Sonra McDonald's'ın insan kaynaklarıyla görüşmeyi planladım ve o zaman şöyle dediler […] ya kendi başınıza değişmeniz lazım, ya da kapıyı çalıp başkalarıyla değişmenin uygun olup olmadığını sormanız lazım. Yani sanki odaya girip değişebilmek için yeterince kadın olup olmadığımı insanlara sormam gerekiyormuş gibi. Bu açık bir ayrımcılık: bana, olduğum hâl yüzünden farklı davranıyorsunuz.
Bu arada, McDonald’s ABD — aman tanrım, ABD değil. Google’da ya da YouTube’da “McDonald’s Proud Crew” yazarsanız, 2022’den: McDonald’s, Pride için bu reklamı yaptı, trans bir kişi soyunma odasına girip değişiyor ve “ah, çeşitliliği kutluyoruz” falan gibi. Şöyle düşündüm: hmm, tamam, şimdi yapacak bir şeyim var. Onları ifşa etmek.
Bu yüzden onlardan bir tutanak istedim — bana bütün bunları yazılı olarak veren bir kâğıt. Neden mi? Jobcenter için. Sadece evde oturup neden çalışmadığımı onlara açıklamadan kalmak istemedim, çünkü bu beni etkiliyordu. "Evet, tamam, elbette" dediler. Bir ay sonra bir kâğıt geliyor — McDonald's'ın cüretine bakın — bana bütün bunları anlatan. Vay be, harika dedim, artık kanıtım bile var. Bunu inkâr bile edemezler.
İşte o an ilk olarak tazminat istedim, çünkü Almanya'nın yasası bu şekilde falan: Onları öylece dava edemezsiniz ya da her neyse — tazminat istersiniz, hayır derlerse mahkemeye götürürsünüz. Onlar da farklı bir şey ödemeyi kabul ettiler. "Hayır, bunu tazminat olarak istiyorum" dedim. Onlar da "ah, yapamayız" dedi. "Tamam. Görüşürüz mahkemede." Bütün mesele şuydu: onları mahkemede istiyordum. Bunun büyümesini istiyordum. İnsanların her şeyi görmesini istiyordum. Çünkü bunun bir kısmı da geçmişimden geliyor: ülkemi ve ailemi tamamen geride bırakıp buraya istediğim gibi özgür yaşamak için geldim ve şimdi Berlin'de yepyeni bir ailem var — McDonald's'ta, işte; buna Mac ailesi diyoruz — ve şimdi böyle davranıyorlar. Çıldırdınız mı? Bu sefer bırakıp gitmeyeceğim. Ülkemi bırakıp gittim, ama burada bırakıp gitmeyeceğim. Yani bu işi büyüttüm. Bir de "Kylie McDonald's'a karşı" diye Google'da ararsanız internette bulursunuz.
Samet Durgun: Sanırım üst kattaki fotoğraf — geriye dönüp bakınca — McDonald's hakkında nasıl hissettiğini yansıtıyor bir bakıma.
Kylie Divon: Hayır — o zaman… Fotoğrafım var; sonra göreceksin. Bir sigara tutuyorum ve yoğun bakıyorum, sanki bir şey düşünüyormuşum gibi. Fotoğrafı gördüğümde şöyle düşündüm: ah, onları nasıl dava edeceğimi mi planlıyordum acaba?
Ama evet — sonunda ilk duruşmaya gittim ve bana ne istediğimi sordular. O gün karar verip onlara şunu söyledim: işe geri dönmek istiyorum ve kadınlar odasına girmek istiyorum. Onlar da "onu işe geri getirin" dedi, evet. Yani şimdi bütün McDonald's şöyle: "Ne? Geri mi geliyor?" Çünkü sadece ortadan kaybolacağımı düşünmüşlerdi. Evet, geri geliyor. Birdenbire bana bir kraliçe gibi davranıldı. Bütün PR ekibi orada, insan kaynakları ve herkes. Tamam, yapıyoruz bunu dedim.
Sonunda hiçbir sorun olmadı. Sadece orada değiştim. Sonra birden […] deneyimimi diğer kızlarla paylaşmaya başladım ve "ah, bu" dedik. Onlar da "evet, benim de bedenim burada" dedi. Ben de "aman tanrım, evet" dedim. Sonunda her şey yolunda gitti. Yani her şey boş yere yaşanan bir dramaydı. Mutlu son. Parayı alıp gittim. Üzgünüm.
Görünürlük ve değişim
[Kylie'nin işvereniyle yaşadığı anlaşmazlığın kendi anlatımı burada devam ediyor.]
Marie-Luise Mayer: Boş yere olduğunu söylemezdim. Sence onların fikrini değiştiren neydi? Kamuoyu mu? Kamusal tartışma mı? Ya da belki hikâyenle ilgilenmek bile — gerçekten dinlemeye başlamak?
Kylie Divon: Hayır — yani, kafalarının içine giremem, ama yasadan korkmadıklarını hissettim. İmajları için daha çok korkuyorlardı. "Ah, çeşitliyiz" diye sundukları şey buydu. O videoyu ortaya çıkaracağımı bilmiyorlardı, ya da düşünmemişlerdi. Ben de, bunu yaptınız ve şimdi… İnsan kaynakları ve PR — birbirlerini tanımıyorlar, birlikte çalışmıyorlar. Bütün dünyaya "ah, biz, bilirsiniz, çeşitlilik" falan diyorsunuz ve içeride olan aynı şey değil. Sanırım bu medyaya çıktığında, daha dikkatli olmaya başladılar. Çünkü orada çalışan insanların vücut dilini görebildiğim anlar da vardı — rahatlar — ve beni restorana girerken, vardiyama başlamak üzereyken gördüklerinde gerginleşiyorlar. Sanki performans sergilemeye başlıyorlar: "Ah, kameralar burada, dikkatli ol, o burada. Ne söylediğine dikkat et, ne yaptığına dikkat et." Sanırım bunu daha ciddiye almalarını sağlayan şey buydu. Spot ışığının orada olduğunu biliyorlardı.
Marie-Luise Mayer: Evet — ve senin geri gelip alanı sahiplenmen, sadece gizlenmemen ve "tamam, sahneyi siz alın" dememen de. Toplumda bir şeylerin iyiye ya da kötüye doğru değiştiğini söyler miydin?
Kylie Divon: Toplumun hangi kısmı? Nerede? Yani, evet dersem yalan olur, hayır dersem de başka bir yalan olur, çünkü mekâna bağlı. Berlin diğer yerlerden çok daha iyi. Dışarı çıkıp buradaki insanların çeşitliliğini görünce — daha normal karşılanmaya başladı: buradayız birlikte. Gerçi bana gerçekten olan çılgın şey Berlin Hauptbahnhof'ta — ana istasyonda — McDonald's'ta oldu. Çılgınca geliyor kulağa. Ama sanırım kimliklerimizle ne kadar görünür olursak — her birey — başkalarının değişmesi, uyum sağlaması, ya da sadece… o kadar kolay oluyor.
Sanırım bunun bir kısmı da insanların kendi sorunlarını yansıtmasıyla ilgili. En iyi olmak üzere eğitilmiş biri şimdi öyle olmadığını görmeye başlıyor ve sonra kafasında kendinden aşağı gördüğü birini görüyor — ve bu şimdi sorunlarının sebebi oluyor. İşin arkasındaki psikoloji bu. Sonra şu bütün — ne diyorlar — sirk başlıyor: ayrımcılık, ya da nefret söylemi. Hepsi güvensizliklerinin ve sorunlarının yansıması.
Samet Durgun: Evet. Bu arada, güvensizliklerin yansıması falan konusunda: ne istediğini bilen ve kendini yaratmak zorunda kalmış biriyle tanışmak gerçekten ürkütücü — ve bununla pek çok trans insanı, ya da genel olarak kuir insanları kastediyorum. Sanırım kitaptan önceki ben ile kitaptan sonraki ben farklı. Evet, ailem — diyelim ki — kimliğimi biliyordu, falan. Ama sonra mesela Emrah'ın göbek dansı kostümü içinde bir fotoğrafımı Instagram'da paylaştım ve bu çok özgürleştiriciydi. Trans topluluğundan çok şey öğrendim — tabii zorluklarınızdan ve bunları nasıl aştığınızdan, ama aynı zamanda: bu şeylerin ne kadar akışkan olduğunu biliyoruz ve kendini tanımlamanın mümkün olduğunu biliyoruz. Yani bu bana kendim hakkında çok şey öğretti.
Marie-Luise Mayer: Yani serinin de kimliğin ve deneyiminle şekillendiğini söyleyebilir miyiz?
Samet Durgun: Geriye dönüp bakınca, yüzde yüz. Gözlemlediğimi sanıyordum ama içindeydim.
Hikâyeler, ev ve aile
Marie-Luise Mayer: Deneyim paylaşmak her zaman hikâyeler paylaşmak ve pek çok farklı kadere, gerçekliğe ve deneyime rastlamak demek. Bu projede çalışırken rastladığın, seni etkileyen, paylaşmak isteyebileceğin başka hikâyeler var mı?
Samet Durgun: Güçlü kişiliklerle ve kişisel hikâyelerle de ilgileniyorum. Yani her buluşmada, birisiyle her tanıştığımda, konuştuğumuz bütün bu şeylerdi. Ama belki burada anmaya değer biri, artık aramızda olmayan — vefat eden ve fotoğrafları da bu arada üst katta asılı olan — arkadaşım Reza. Ne kadar zor olacağını bilseydi buraya gelmeyeceğini söylemişti. Zorlukları Berlin'de de bitmedi. Ama fiziksel yolculuğun kendisi bile: karların içinden geçmek gibi şeyler, susuz kalmışlar, ben de düşündüm: bu nasıl mümkün olabilir? Ama öyleydi. Ya da Almanya'ya kaçmak için Yunanistan'da aylarca beklemek ve diş bile fırçalayamamak. Bunun gibi o kadar çok hikâye duydum ki. Aman tanrım dedim — bu kadar cesur insan, ama aynı zamanda sadece kendisi olabilmek için, kendisine benzeyen ya da kendisini anlayan insanlarla birlikte olabilmek için alınan bunca risk. Tabii ki pek çok insan bunu doğal karşılıyor — heteroseksüel bir ilişkideyken daha kolay. Ama diğer herkes bu zorlukları yaşıyor.
Marie-Luise Mayer: Bu belki ikinizin de cevaplayabileceği bir soru. Bu projede çalışmak ve onun bir parçası olmak, evin ve ailenin ne anlama gelebileceğine dair algınızı da değiştirdi mi?
Kylie Divon: Sürekli değişiyor. Sanırım bunun, insanların seni kabul ettiği ve [belirsiz] ve önemsediği, sana alamadığın şeyleri veren güvenli alanla ilgisi var…
[Sahneden biri şöyle öneriyor: "Eksik olan bu mu belki?"]
Kylie Divon: Eksik olan… Evet — "eksik" diyorum çünkü bunu ailemden alamadım. Yani geldim ve benimle bağ kuran, birbirimizle bağ kurduğumuz, birbirimiz için orada olduğumuz bu topluluğu buldum. Birlikte eğleniyoruz. Kavga ediyoruz ve sonra hiçbir şey olmamış gibi geri dönüyoruz. Yani sürekli değişiyor. Sanırım hayatın hangi noktasında olduğunuza bağlı.
[Sahnede kısa bir alışveriş, kayıtta anlaşılmıyor.]
Samet Durgun: Benim için de — Berlin'i olduğu gibi sevmiştim, ama kameram sayesinde ve Come Get Your Honey sayesinde tanıştığım insanlar kesinlikle ona derinlik kattı. Hâlâ sana arkadaşım demekten mutluyum, Emrah'a da arkadaşım demekten mutluyum. İletişim hâlindeyiz ve hem kötü zamanlarda hem de iyi zamanlarda birbirimiz için oradayız. Yani evet, bu bana arkadaşlar kazandırdı.
Görsel bir dil
Marie-Luise Mayer: Bu çok güzel. Fotoğrafları bu şekilde çekmeyi nasıl başardın? Bana göre çok şiirsel ve çok sessiz bir tonları var. Az önce bahsettiğim, dinlemekle daha çok ilgili olduğunu söyleyen alıntı, sanırım onlara bakınca gerçekten anlam kazanıyor. Buna nasıl yaklaştın — fotoğrafları çekmeden önce görsel bir dile mi karar verdin?
Samet Durgun: Bu iyi bir soru. Bunu da bir şekilde bütün bunlar olduktan sonra entelektüelleştirdim. Ama Viviane Sassen — Fotografiska'da kısa süre önce sergisi olan — onun bir şeyi vardı… Doğru hatırladığımı varsayıyorum, ama sanırım öyle.
[Kısa bir araya girme, kayıtta anlaşılmıyor.]
Samet Durgun: Tüm görsel dilini şekillendiren bir fotoğraf olduğunu söylemişti. Ben de, vay, bu harika bir fikir, dedim. Bu benim için hangi fotoğraf? Yani onu aradım: bana seslenen en iyi fotoğraflar hangileri? Ortak noktaları ne? Renkler, kullanılan kamera tipi, ışıklar, ruh hali, güneş. Yani buna daha fazla dikkat etmeye başladım. Bir sürü farklı şey denedim — bütün o flaşları hatırlıyorsunuzdur. Ama sonunda gerçekten fotoğrafların bu kitap için kendilerini seçmeye başladığını düşündüm. Kelimenin tam anlamıyla bin fotoğraf koyuyordum ve belki bir tanesi bu kitaba uyardı. Buna kulak verdim — Viviane Sassen'in bu fikrine eğilimliyim. Bana gerçekten bu şekilde ilham verdi.
Marie-Luise Mayer: Görsel dilini gerçekten şekillendiren fotoğraflardan birini buldun mu?
Samet Durgun: Kapak, doğrusu, bir meyve gibiydi — pastanın üstündeki kiraz gibi. Sanırım kesinlikle bir tanesi bu sergideki bir fotoğraftı: şeffaf bir üst giyen Prince Emrah. Bunun harika bir kare olduğunu düşünmüştüm ve tam da onu arıyordum, onun özlemini çekiyordum.
Marie-Luise Mayer: Viviane Sassen dışında, sanatsal dilini şekillendiren başka fotoğrafçılar ya da sanatçılar var mı dersin?
Samet Durgun: Aman tanrım, o kadar çok ki. Yankılanma, ilham, hepsi. Psikologları da severim — Esther Perel, Brené Brown. Ama Marina Abramović, Shirin Neshat gibi kavramsal sanatçıları da. İşte bütün bu isimleri hatırlamam gereken an bu. Kafamda bunu şekillendiren pek çok sanatçı ve pek çok fotoğraf var. Ama gerçekten onları iyi yapan neydi diye arıyordum — bu benim için bir egzersizdi. Neden şu fotoğrafa çekiliyorum da bu fotoğrafa değil? Ya da şu projeye çekiliyorum da bu projeye değil? Yani biraz çorba gibi. DEHB zihinleri — her yerden geliyor.
Kitabın karşılanışı
Marie-Luise Mayer: Kitaba ve kitabın bir parçası olmaya, topluluktan, onu gören insanlardan, belki rastgele karşılaşan yabancılardan bazı tepkiler ve yanıtlar neydi?
Samet Durgun: Sanırım kitaptan önce, bu fotoğrafları bir topluluk olarak zaten görmüştük ve seviyorduk. Bu, mutlu olduğum bir şeydi: bir şekilde onları birlikte seçmiştik. Herkes fotoğraflarından memnundu. Yani birlikte çektiğimiz şeylerden kesinlikle bazılarını çıkardık — dışarıda bıraktık. Kitapta olmak istemeyen insanlar bile vardı — asla yayımlamayacağım fotoğraflarım var. Ama dışarıdan gelen ilgi de büyük bir doğrulama duygusuydu. Başkaları için de bir anlamı var mı diye düşündüm. Şimdi kitabı elinde bulunduran pek çok kütüphane var, Stanford, Harvard, Getty, Fransa ve Almanya'nın millî kütüphaneleri gibi. Ayrıca benimle söyleşi yapan insanlar, buradaki Adela gibi. Yani bu kitabın dışında, buna gerçekten ilgi duyan pek çok insan vardı. Bu anlamda bunun bir başarı olduğunu düşünüyorum.
Kylie Divon: Kitap elbette bende, evimde. İnsanlara bu kitabı gösterirken gerçekten sevdiğim şey, hikâyeleri anlatmak. Ben bir hikâye anlatıcısıyım — bu arada fark etmediyseniz. Suryani'nin binasının arkasındaki bina gibi hikâyeleri anlatmayı severim. Sonra kim orada yaşıyor, Suryani, ve bağlantı hakkında konuşurum. Sonra arkadaşlığımız hakkında daha fazla anlatırım, bütün bunları da. Kitapta komik bir şey de vardı: benim gönderdiğim bir QR kodu var —
Samet Durgun: Kitabı tanıttığın için teşekkür ederim. Kylie'yi dinlemek için taramanız gereken bir QR kodu var.
Kylie Divon: Kylie, evet. Ona "Ah, arkadaşın bir yıldız" diyen bir sesli mesaj gönderdim — kendim hakkında konuşuyordum, narsist biri olarak. Sonra o sesli mesajı alıp bir QR koduna koydu ve öylece kitaba yerleştirdi. Yani bu da en sevdiğim kısımlardan biri, çünkü artık sadece fotoğraflar değil — bir de ses var. İçinde hikâyeler var.
Müzede
Marie-Luise Mayer: Şimdi fotoğraflar bir müzede, bir kurumda —
Kylie Divon: Ne tarihi bir an.
Marie-Luise Mayer: Öyle. Salonun bununla nasıl ilişki kurmasını istediğinize dair belirli bir dileğiniz var mı? İzleyicilerden ne dilerdiniz — fotoğraflara baktıklarında onlarda ne olsun isterdiniz?
Samet Durgun: Önce sen mi başlamak istersin?
Kylie Divon: Hayır, sen başla.
Samet Durgun: Fotoğrafları bir müze bağlamında göstermek, telefonunuzda fotoğraflar arasında kaydırmaktan kesinlikle farklı. Buraya bir şey görmeye geldiniz. Müze, kelimenin tam anlamıyla "ilham perilerinin mekânı" demek. İlham perilerimi sergilemek için mükemmel bir yer, çünkü sanırım öyleydiler — bu kitaba giren pek çok ilham perim vardı. Umarım insanlar detaylara bakmak için zaman ayırır, çünkü var onlar. Şunu sevdiğimi de söylemeliyim — mesela Kylie'nin portresi gerçek boyutundan büyük olduğu için, onu her zaman biraz ürkütücü yapmayı severim. Bize bu alanı sağladığınız için teşekkür ederim. Gazetecilik türünde bir şeye bakmıyorsunuz; insanlara bakıyorsunuz. Çünkü sanırım bu dünyada birçok kötü şey bireysel varlığın eksikliğinden oluyor. Savaşlara, hayvan istismarına, mülteci hikâyelerine, her şeye bakarsak — birini ancak bireysel varlık eksikse hiç kimse olarak görebiliriz. Bu yüzden umarım fotoğrafları ziyaret ederken, görürken, o bireysel varlığı bu fotoğraflarda bulursunuz. Teşekkür ederim.
Kylie Divon: Sıra bende.
Marie-Luise Mayer: Eklemek istediğin bir şey var mı?
Kylie Divon: Bu anı bekliyordum. Mesele şu: müze her zaman tarihle ilgilidir falan, ama şu anda, orada, fotoğraflarda olan insanları görebiliyorsunuz ve yakalanan anları. Bizden önce, sonra insanlar var mı bilmiyorum — belki vardır, olmalı da — ama bunlar hayatta çok şey yaşamış kuir göçmenler ve varlıkları başlı başına bir beyan. Yani tarihe bakıyorsunuz.
Bu kadar çok alkış. Teşekkür ederim.
Salondan sorular
Marie-Luise Mayer: Teşekkürler. Sanırım bunu açıp salondan soru olup olmadığına bakmanın iyi bir anı. Bütün bunları paylaştığınız için çok teşekkür ederim ve bu harika fotoğraflar için — ve bu harika, son sözler değil ama, bilirsiniz — alkışı aldınız. Yani, evet. Teşekkür ederim.
Samet Durgun: Sorular için teşekkür ederim. Çok anlamlıydılar. Sana da teşekkürler. Kelimenin tam anlamıyla sizin için buradayız, o yüzden geldiğiniz ve zaman ayırdığınız için teşekkür ederim.
Marie-Luise Mayer: Çekinmeyin — utanmayın. Buradayken onları yakalayın. Sorularınız varsa haber verin. Mikrofonumuz var. İsterseniz soruları Almancaya da çevirebiliriz. Lütfen utanmayın, yoksa […] daha fazla soru getirecek, o yüzden sorularınızı beklemek garip olmasın.
Kylie Divon: Bana elbisem hakkında sorabilirsiniz. Aslında Versace. Bunu söylemek için bekliyordum.
Salondan biri: Aslında sormak istediğim şuydu: Projede 2019'da çalışmaya başladınız ve fotoğrafların birçoğu [belirsiz] tarihinden. Şu anda ne üzerinde çalışıyorsunuz?
Samet Durgun: Harika bir soru. Sanırım bana öğrettiği şey içgüdülerimi takip etmem [belirsiz] — çünkü doğrusu hafızam zayıf, ama aynı zamanda hayal gücüm de zayıf. Sadece önümde bir şey görüyorum ve bunun güzel olduğunu biliyorum ve hayal gücüm bir bakıma böyle çalışıyor. Bu yüzden her zaman kameramı yanımda taşıyorum ve insanlarla konuşuyorum. Aklımda belirli bir proje yok, ama bir şeyler pişiyor. Arkadaşlıklarımdan ve zamanımı nerede geçirdiğimden şekillenecek. Beni takip edebilirsiniz — birbirimizi Instagram'da takip edebiliriz. Bu kadar. Ya sen? Sen nereye gidiyorsun? Öncelikle, onu sosyal medyada takip edebilirsiniz — çok eğlenceli. Şu düğmeye basın.
Kylie Divon: Beni takip ederseniz tuzağa düşersiniz. Her gün benden üç video gibi bir şey oluyor — "Selam, bu arada, bu oldu." Tamam, şimdi kim olduğum ve nereden geldiğim hakkında biraz daha paylaşmam gerekiyor. Libya'yı kim biliyor? Tamam, bazı insanlar. Bu iyi bir soru. Yani, 2011'den ve Kaddafi'den beri, bütün bunlardan sonra, kimse Libya hakkında bir şey duymadı, buradaki bu trans kadın hariç. İnternette ya da herhangi bir platformda dışarıda olan bir kuir topluluğumuz yok. Yani Libya'nın temelde bir kuir topluluğu yok — ben internette açılıp kendimi ilk kişi olarak açıklayana kadar.
Samet Durgun: Ülkeyi açığa çıkardın, kelimenin tam anlamıyla.
Kylie Divon: Kelimenin tam anlamıyla, evet. Hiç trans kişi yoktu. Yorumlarda bazı insanlar bana "aman tanrım, bizi ifşa ettin" diyor. Buna gülüyorum, çünkü ne düşündüklerini biliyorum. Bu toplumda büyüdüm ve nasıl düşündüklerini biliyorum, o yüzden bazen sadece söylediklerine gülüyorum: tamam, neden bunu söylediklerini biliyorum. […] Camiye giderdim, Kur'an'ı bilirim ve insanlar "sen mi? ne?" dediğinde — ben de derim ki, evet, ben. Müslüman, muhafazakâr bir ülkeyiz, falan filan. Yani medyada açıldığımda, kim olduğumu, yolculuğumu ve hayatta nerede durduğumu daha çok tanıdım. Gerçekten ilgilendiğim bir şey de BT. Garip, değil mi?
[Sahnede kısa bir teyit: BT, yani bilişim teknolojileri.]
Kylie Divon: Dünyada olan çılgın şeylerle — Trump şöyleydi, ah, Avrupa'yı bırakacağım, Avrupa'yı yapmayacağım; ve sonra Ursula von der Leyen şöyleydi, ah, Avrupa'yı koruyacağız falan — şöyle düşündüm: aman tanrım, ne hava ama. Avrupa'yı koruyabileceğim ya da korunmasına katkıda bulunabileceğim bir şey gerçekten okuyabilirim, çünkü kendi ülkem beni korumakta başarısız oldu. Böylece şu sonuca vardım: BT okuyacağım ve bunu yapacağım. Neyse, bu benim özel hayatım. Zaten hepsi internette — artık özel hayatım yok. Ama bunun dışında, çok müzik, sanat, vlog yapıyorum, önüme ne gelirse. Sadece uyanıyorum ve düşünüyorum: bugün ne oluyor, ruh hali ne — çılgın mı, iyi mi? — ve sonra o işi yapıyorum. İnternette beni takip edin sadece; daha fazlasını anlarsınız.
Samet Durgun: Bu arada, bu soruya ne kadar havalı bir cevap. Vay canına.
Kylie Divon: Teşekkürler, teşekkürler. Umarım bu yeterli bir cevap olmuştur. Devam edebilirim.
Marie-Luise Mayer: Kimseyi kovmayacağız — burada güzel bir akşam geçireceğiz. Ah, orada bir soru görüyorum.
Salondan biri: Bu soruyu sormakla biraz bencillik ediyorum — fotoğrafçıdan fotoğrafçıya, bir bakıma. Seni bir şekilde tanıyorum — nasıl belgelediğini falan, birlikte nasıl bir topluluk olduğumuzu. Tamam, belki bu çalışma bitti diye bir içgüdün ya da farkındalık anın oluyor mu? Çünkü bu, çokça düşündüğüm bir şey. Bende bu yok. Yani sadece merak ettim, çünkü Come Get Your Honey bitmiş gibi konuşuyorsun, ama hâlâ aramızda olduğunu ve kraliçeleri, ilham perilerini ve efsaneleri fotoğrafladığını biliyorum.
Samet Durgun: Bu çok iyi bir soru. Bunu hiç düşünmemiştim. Ama düşününce: gerçekten büyük sanatçılara bakarsanız, yaşam boyu sürecek projelere gücü yetenler, teknoloji, ya da çevre, ya da çiçekler gibi şeyler üzerinde çalışırlardı. Biz ise kimliğimiz yüzünden — bu kadar çok katman — tek bir yolu izlememiz bekleniyor bir bakıma. Ben de bunu yolların bir parçası olarak görüyorum. Diyelim ki ilham aldığım sanatçılar alanında psikolojiyi, ilişkileri ve bunların bir şekilde fotoğraflara nasıl yansıdığını seçiyorum. Yani şimdi daha çok yaptığım şey, herkesi memnun etmeye çalışan biri olarak kendime hayır demeyi öğrenmek — kendimi dinlemeye çalışıyorum. Burada olmak istiyor muyum? Buluşmak istiyor muyuz? Şimdi bir fotoğraf çekmek istiyor muyum? Sonra beni nereye götürdüğünü göreceğim. Ama sanırım bir proje olarak Come Get Your Honey'nin paketlenmesi, sarılması ve bitirilmesi gerekiyordu, çünkü bir şekilde dışarı çıkması gerekiyordu. Bu hikâye bu kadar hassas bir şekilde gösterilmemesi için çok kıymetliydi. Şöyle diyelim. Teşekkür ederim, [isim belirsiz].
[Kapanış. Marie-Luise Mayer herkesi bir içki almaya ve sonunda herkesin bunca zamandır konuştuğu fotoğrafları görmek için sergide yukarıda buluşmaya davet ediyor. Sahneden orada kalabalık olacağı ve duvarlara dikkat edilmesi gerektiği yönünde bir hatırlatma var, ardından herkese teşekkürler.]